- Almanya'dan taşındım buraya. Geri döndüm, ama memleketim burası değil. Sevdim burayı, arkana bak; madem 1o kilometre yürümüşün, ormana doğru git. Akdenizdir, orman ne gezer deme içinden. Ben bu ormanı gördüm, kaldım burda. Üşenme, git! Orası serin. Gölgede uyursun. Almanya'da işim vardı, kolum yandı. Şurası. İzi kaldı böyle. Barınamadım. Burda param var artık. Senin yolun uzun, bu su yetmez sana. Ne dinliyosun? İbo'nun bir şarkısı vardı. Benim otobüs bu. ??? Yok değilmiş. Araba tamirde. Hanım evde, çocuk da var iki tane. Güneş çarpmış seni genç. Gözlerini kısıp bakıyosun bana. Yolun uzun. Haritada yakın görünür, miden sağlam olacak. Viraj mı yol mu anlamazsın. Hıh, geldi. Ormana git, git! Selametle...
Ses telleri hasar almış bir baba ve oğlu otobüste konuşuyorlar. Baba, görece rahatsız edici bir tonda konuşuyor; sanki bir maske takmış, ses maskeyle yüzü arasında boğuluyor gibi. Kalın, tırtıklı. Oğlan, babasının yüzüne bakamıyor. Belli belirsiz kafasını sallıyor, ama cevap vermek istemiyor. Biraz utanıyor sanki. Sadece o utanmıyor. Oturacak yer bulamayan diğer yolcular da bu sese kayıtsız kalamıyor. Bir cama, bir babaya, bir oğula bakıyorlar. Herkes birbirinin farkında, tüm karakterler, tipler ve figüranlar!
Teknoloji ve doğa, aynı kumsalda güneşlenmek istedi mi acaba? Buna iktidar mı izin vermiyor?
"Teknolojinin doğasında....." ile başlayan bir cümlenin mantıklı olabilmesi söz konusu mudur?
İlk monolog, büyük bir şehrin otobüs durağında yaşansaydı nasıl algılanacaktı? Baba, oğlu ve dış kapının mandalları; otobüsün ortasında aniden beliren bir kara deliğe kapılıp, durgun bir nehrin üzerinde, sandalda kürek çekerken bulsalardı kendilerini?
1- YOL HİKÂYESİ
15 Nisan 2009 Çarşamba
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
0 yorum:
Yorum Gönder